April 19th, 2012

 

Merhaba okuyucular. Bu konunun neresinden tutsam da size anlatsam güzel bir biçimde bilemiyorum, acayip derecede garip iğrenç 21. yüzyıla yakışmayan bir şey.

Etrafınızda hiç duyu organları fazlasıyla iyi çalışan insanlar oldu mu? Çok hassas koku duyusu olan mesela, eve girdiğinde yemeğin içindeki tüm maddeleri parfümden evde kimin olduğunu falan anlayabilen? He işte bu dediğim şeyleri yapabilen biri benim. Karadenizli olduğumdan mıdır nedir, burun koku alma konusunda fazla gelişmiş, Allah’a şükür uzun değil…

Tabi ki bu çoğu zaman benim için kötü sonuçlar doğuruyor, çünkü toplumumuzun kadınları “temiz” sanılmasının aksine bi kokarca tarzında kokuyorlar. Ter mi istersiniz, vajinal leş kokuları mı istersiniz, çok geniş bir portföye sahipler.
Bu yazının çıkış noktasıda başıma gelen bir iki olaydan dolayıdır.

Türk erkekleri pasaklı bilinirler fakat bu büyük bir yanlıştır, erkeklerimiz pasaklı değildir “Düzensizdir” düzen olgumuz, düzensizlik altında ilerler, bu bizi rahat ettirir, giysilerimizn sağda solda olması önemsizdir, önemli olan karnımızın doyması işlerimizi görebilmemiz, herhangi bi yere zamanında gidebilmemizdir.
Türk kadını çok temiz ak pak bilinmeside büyük bir yanlıştır. Düzenli olmakla temiz olmak bir değildir, yan yana bile gelemeyecek şeylerdir.

Bu gözler ne kız öğrenci evleri gördü, ayakkabıyla girilip kullanılmış pedlerin çöp torbalarına doldurup sağa sola atıldığı, 1 parmak tozdan geçilmeyen, mutfağa araştırma ve kurtarma ekibinin bile giremeyeceği. Fakat evleri pekte sikimde değil açıkçası, benim umrumda olan nokta kişisel temizlik.

Yahu ben bile, zamanı kıt olan bir insanım, günde iki kere duş alıyorum, 4-5 tane parfümüm, losyonum kremim falan var. Temizliğiyle övünüp bok gibi kokan kadınlar ne yapıyorsunuz? Bu kadar boktan kokmayı, böyle olmayı nasıl beceriyorsunuz? Gerçekten ben bunu merak ediyorum.
En son yaşadığım olayda yanıma bi leş oturdu, çok afedersiniz kokudan dayanamayıp arabadan indim. Dayanılacak halde değildi, sanki vajinasına soğan ve sarımsak doğrayıp turşu yapmaya çalışacak şekilde kokuyordu. Eve gelip kendimi çitiledim, parfümlerden sağıma soluma sıktım ama yok o lanet koku sanki üzerime sinmiş ruhuma kazınmıştı.

21. yüzyılın modern kadını her şeye ulaşmak bu kadar kolayken, neden duş alamıyorsun? Neden gidip adam gibi bi parfüm alamıyorsun? 100 liraya müthiş parfümler var yahu, al bitane bizi cefadan kurtar, ya da her gün duş al, düzgün bi duş jeli kullan iç çamaşırlarını falan değiştir giysilerini değiştir çiçek gibi ol bizide küfrettirme hayattan soğutma ne olur çok mu zor bunlar?

Bir de bunların başka bir versiyonu var, sevgilisinin ya da fuck buddysinin evine yanına giderken bi duş almayan, kendini temizlemeyen bok torbaları var. Ağzınıza sıçayım sizin, sizi insan diye vajinadan çekip çıkartan doktorun amına koyayım!
Öyle bir devirdeyiz ki, adet olduğunuzda bile kullanacağınız hoş koacak müthiş ürünler var, sevgiliniz elini kalçanızda, vajinanızda gezdirdiğinde, ellerini kesip gömmesine sebep olmayacak ürünler var. Alın bitane onlardan kullanın bi zahmet, her gün duş alın siktiğimin kokarcaları, tırnaklarınızı ters çevirip götünüze sokacağımız şekilde uzatmayın bi zahmet sevmiyoruz…

İğreniyorum bu tarz insanlardan, bu yaşa kadar size bu terbiyeyi veremeyen, kişisel temizlik nedir nasıl yapılır öğretmeyen annenizi de sikeyim bir çocuk yapayım ondan da babanıza göstereyim çocuk öyle olmaz böyle olur diye.

Nasıl temiz ve hoş bir kadın olunur? Çok basit bak sıralıyorum.
-Her gün duş al.
-Tırnaklarını kes, bi ağda yap, lazer epilasyona falan git, sakalını bıyığını kes.
-Vucudun için kremler kullan, vajinan ve kalçaların içinde aynı. Tuvalete gidip sıçtığında götünü iyi yıka, gerekirse ıslak mendille sil ki bok kokma!
-Erkek arkadaşının ya da fuck buddy’nin yanına gideceksen bunları tekrar yap ki adam kusmasın  ya da zehirlenip ölmesin.

Bu yazımda anlattığım insan müsfettelerinden ziyade, çok temiz mükemmel derecede dikkatli olan kadınlar da tanıyorum. Helal olsun onları yetiştiren aileye, o temizlik anlayışını aşılayan kişilere. Keşke herkes sizin gibi olsa da böyle bir yazı yazmak zorunda kalmasam.

March 1st, 2012

Hiç yazasım yoktu aslında, yarın sabah Ankara’ya gideceğim için yolculuklardan önce uyumayı pek sevmiyorum. Arabada ya da uçakta gereksi zamanlarda uyumak için.

Bundan bir hafta kadar önce, patronumun sponsorluğunda bir yurtdışı gezisi yapma şansım oldu. Garip eğlenceli bir o kadarda öğreticiydi. Genelde yalnız gittiğimde içmek ve gezmekten başka bir şey yapmadığım için pek fazla şey öğrenemiyorum.

Ekonomisi kötü olan ülkeler vardır, küçük ya da büyük farketmez bu ülkelerin revaçtaki mesleği fahişeliktir. Fahişeleri aşşağılamak değil benimkisi, çoğu 2 kuruşluk mahalle orospusundan çok daha gururlu akıllı kişilerdir fahişeler. Hele üniversitelerde gördüklerinizden kat be kat iyidirler.

Bir ara karadenizde, nataşa çılgınlığı vardı. Yıkılan sscb’nin yankıları dünyada duyuldu, kadınları karadenizde tanındı. Karadenizli neyi  varsa yoksa, sattı ruslara yedirdi. Ev araba, toprak vs vs…
Karadenize gelen nataşalar, burda bacakarası bankayı kullanarak, yurtlarına dövizlerle döndüler eşyalarla döndüler. Ne mağaza sahipleri seks karşılığı eşya, giysi gibi şeyler verdiler çuval çuval.

Şu anda rusyanın halini görüyorsunuz, 15 yıl önce açlıktan geberen millet şimdi dünyanın en büyük ekonomilerinden biridir. Moskova dünyanın en pahalı ve gözde şehirleri arasına girmiştir.

Bunun sırrı arkadaşlar bacakarası bankada ve milletimin sekse olan açlığından kaynaklanmaktadır. İş gezisi için gittiğimiz yer gürcistan ve rusyaydı. Gürcistan, yaptığı bir geri zekalılık sonucu rusyayla savaştı. Savaş dediğimi şey 3 saat sürdü, rusyanın sahip olduğu tank sayısı gürcistanda yaşayan insan sayısından fazla, 3 saatte tifliste tankla gezdi adamlar. Bu yüzden gürcüler en büyük ihracat yaptığı rusyayı kaybetmiş oldu. Ekonomik buhrana düşen gürcistanta revaçta olan mesleği tahmin etmek pek zor değil.
Bundan iki yıl önce gürcistanda 45 Lariye(gürcistan parası, o sıralar 1 türk lirası 1.5 lari 1.8 lari arası değişiyordu) 4-5 kadınla grup seks yapabilirdiniz, şimdi ise 150 dolara maymun yavrusuyla falan sevişirsiniz. 150 dolar onlar için az para değil arkadaşlarım. Öğretmenleri aylık 120 dolar maaş alıyor, fahişeler gecede minimum 150 dolar kazanıyorlar.
Fahişeler belirli bir süre çalışıp iş yeri açıyorlar, tabi bu kazandıkları para da ekonomiye katkı oluyor. Bizimkiler yine buradan ev araba, toprak satıp gürcistanlı hatunlara yediriyorlar. Şu Türk milletinin uçkur düşkünlüğüne anlam verebilmek mümkün değil. Bizim ülkemizde bu kadar fahişe varken niye dövizleri başka bir ülkeye bırakıyorsunuz ki?

Şimdi yunanistan halkı çok or durumda, ekonomik buhranla savaşıyor. Yakında ege ve akdeniz kıyılarımıza helen akınları başlar. Bana güvenin dostlarım, ikiüç yıl içinde yunanistanın ekonomik durumu bizden çok daha iyi olacak. Çünkü biz öyle bir milletiz ki, siktiğimiz millet kalkınır. ;)

Dipnot: Karakterim ve prensiplerim gereği para karşılığı seksi tasvip etmiyorum. Yapmayın! Kendinize saygınız olsun, istenmeyecek bi insan değilsiniz. Kötü biri değilsiniz, sizi her şeyiyle sevecek, sizinle bedenini ruhunu paylaşacak birini bulabilirsiniz. Sadece kararlı olun, saygılı olun. ;)

Tüm bu seks piyasasını nerden mi biliyorum diyorsunuz, hiç bir fahişeyle birlikte olmadan. Sohbet etmek için seks yapmanız gerekmiyor, iki kadeh içmeniz yeter, insan olmanız yeterli. Başkalarının tecrübelerinden faydalanmanız yeterli…

February 11th, 2012

14 Şubat sevgililer gününe az bi zaman kaldı. Böyle sikko günlerden en fazla muzdarip olanlar malumunuz olduğu üzre erkeklerdir. Tüketim bilinciyle büyütülmediğimiz ve onu alayım, şunu alayım şunuda alayım derken hayatımızı vitrin camlarına bakarken geçirmediğimizden bu günlere pek önem vermiyoruz. Vermiyoruz da yanlış mı yapıyoruz, tabi ki hayır.
Düşünebiliyor musunuz, sevgilinizle özel gün dediğiniz şeyi, dünyada sizinle birlikte en azından 3 milyar insan kutluyor. Hediyeler alınıyor, kredi kartları kullanılıyor, para döngüsü sağlanıyor, dünyayı yöneten servet sahipleri daha da zengin oluyor. Neden peki?
Sevgilim dediğiniz beyin yoksunu, materyalist fahişenin anlık ego tatminini sağlamak için kafamızı sikmesini önlemenin tek yolu bu da o yüzden.

Zaten şu dünyada anlayamadığım konulardan biri de en iyi şairlere bakın, erkektirler, romantizmle özdeşleşen kişilere bakın erkektirler fakat günümüzde romantizmin balını kaymağını yiyense hep kadınlar. hiç bir kadın tarafından size sürpriz doğum günü partisi yapıldı mı? Hiç biri size şiir okudu mu gözlerinizin içine bakarak? Hiç kasmadan, sokağın ortasında dudaklarınıza yapışık öpücüklere boğdu mu? Tabi ki hayır! Çünkü bunları yapan bizleriz… Yine de yaranılmayan, beğenilmeyen, burun kıvrılanda bizleriz…

Bu duruma dur demenin bir yolu var. O da bu günleri gerçekten umursamamak, hiç bir şekilde hediye almamak, kimseye sürpriz yapmama, aynı rutinde hayata devam etmek. Bize medya ve kadınlar aracılığıyla dayatılan bu “Özel Günler” zırvasını hayatımızdan atmanın tek yolu budur…

Size romantik olmayın demiyorum sevgili okuyucularım, hobi olarak yine olun fakat materyalist fahişeler için hayatınızı zindan etmeyin. Aldığınız hediyenin taksidi bitmeden ayrılıyorsunuz zaten, bi şey alma amına koyyim!

Bu arada kısa bir bilgi. Şu anda dünya para piyasasının %40 ını elinde bulunduran insanları daha zengin etmek istiyorsan, mazluma atılan bir kurşuna, herhangi bi ülkede çıkan iç karışıklığa destek olmak istiyorsan, bu tüketim çılgınlığına sen de katıl…
Seni gerçekten seven bi insana, bi gülüşün yeter unutma. ;)

 

January 30th, 2012

Hayatımda pek tatmadığım duygulardan biridir pişmanlık. Genelde yaptığım şeyleri uzun uzun düşünüp mantık süzgeciden geçirdikten sonra yaparım fakat her zaman doğruları yapamıyor insan hata yapmak doğamızda var. Ben en fazla pişmanlıklarımdan ders alırım. Nadir olan şeyler değerlidir ya. Benim içi hem değerliler hem de oldukça öğreticiler.

İlk pişmanlığım birinin bana olan sevgisini görememekten ibaretti. Onun tüm çabalarını, amacını, isteğini gerçeklerini bi türlü anlayamamdan kaynaklıydı. Kısaca tamamen bana aitti. Bundan çok şey öğrendim. Biri sizi gerçekten seviyorsa onu başkaları için üzmeyin. Başkalarıyla olsanız bile ona söylemeyin. Onu inciteceğini bildiğiniz şeyleri dürüstlük olgusuna sığınarak yüzüne vurmayın. Çünkü o sizi masum görmek istiyordur, sizi öyle biliyordur. Hanginiz toz kondurabilirsiniz ki sevdiğinize? Hanginiz onu suçlayabilirsiniz, kalbinizde dururken kendisi…
Gerçekten beni sevip değer veren insanları kırmamayı öğrendim, onları istemiyorsam bile hayatımda, bunu başka kadınlarla birlikte olarak değil de ona düzgünce ifade ederek kırmadan anlatın.

İkinci ve son pişmanlığım ise tamamen kendi aptallığımdan kaynaklanan bir şeydi.
Komiktir ki bugüne kadar iyilik yaptığım, gerçekten açık sözlü ve iyiniyetli yaklaştığım hiç kimseden olumlu tepki alamadım. Hani iyilikten maraz doğar derler ya o kadar doğru ki.

Değer verdiğim, bir insanın bir anlık yüzü gülsün mutlu olsun diye ona çiçek yolladım. Gece verdim siparişi. Sabah çiçekleri alır, güzel bir güne başlar diye düşündüm. Bir anlık mutluluk hissi iyidir, hele de güzel bir çiçek buketi yaşatıyorsa size bu duyguyu.
Ama bilmiyordum… Öğrendim, çiçekler öldürür bilir misiniz? Hele de güller! En tehlikeli lanet katiller.
Çiçekler öldürür, içinizdeki iyi niyeti öldürürler, masumiyeti öldürürler, gülümsemeyi öldürürler, bir insanı mutlu etme isteğini öldürürler, fedakarlık yapma isteğini öldürürler, duyguları öldürürler, sizin göstermek istediğiniz her şeyi öldürür çiçekler.
Karşınızda olan insan bilmiyorsa bir şeyleri düzgünce yapmayı, bilmiyorsa yaşamayı, sizin tamamen iyi niyetle, karşınızdakinin mutlu olması için gönderdiğiniz çiçekler böyle etkiler gösterirler.

Bende de aynı etkiyi gösterdiler. Düşünüyorum da bir daha bi insana çiçek göndermem zor, çünkü aklıma pişmanlıklarımı getiren şeyleri yapmaktan kaçınıyorum…

January 23rd, 2012

Telefonuma gelen bir mesaj, yakıyor gecenin fitilini. Yürümekten yorulmuş olan ayaklarımın beni daha ne kadar taşıyacaklarını bilmiyorum. Garip bir şekilde rüzgarın kollarına bırakıyorum kendimi, süzülüyorum havada usulca dokunmadan hiç toprağa. Yürümeye devam ediyorum, karşılıyor beni mesajın sahibi, çok kişilik yalnızlığımda iki kişi oluyoruz. Yolumuza devam ederken, onun bi arkadaşlaşı katılıyor bize.,  benim ise dört arkadaşım eşlik ediyor , kalabalıklaşıyoruz. 7Kişi  markete girip, çıkıyoruz dışarıya, bu gece farklı, bu gece yakılması ve yapılması gereken şeyler var. Sahilde kimseyi umursamadan mumları yakıp içmek gibi, şehre ve gökte olan tek yıldıza bakmak gibi. Üstü açık çardaklardan birine yürüyoruz, gözüme kestirdiğime yaklaşıp duruyorum. Bu şehirde her şey gibi, çardaklarda pis, davet edenin gözlerine bakıp temizlemesini söylüyorum gülerek. Temizliyor, “iyi temizle yoksa oturmam ben” diye gülüp dalga geçiyorum. yaptığım şakaya şakayla karşılık veriyor, bizi izliyorlar, bize bakıyorlar şaşırıyorlar. Garip geliyoruz…

Sol tarafımda şehir, sağımda deniz, üstümde beni gözetleyen yıldızım… Güzel bir yer burası çok güzel.
Oturup aldığımız mumları açıyorum, masaya dizip yakmaya çalışıyorum, garip bir beşgen şeklindeki mumlar bi türlü yanmıyor. Senin tarafında kalan her şey sönüyor diyorum, sessizlik kaplıyor ortamı. Benim tarafımdaki mumlar içimdeki duygularla beslenip yanıyorlar sanki, esen rüzgara dört bi tarafları açık olmalarına rağmen, inatla hırsla yanmaya devam ediyorlar. Tıpkı biz insanlara benzetiyorum onları, inatla kendimize acı çektiriyoruz, kendimizi yakıyoruz benim mumlarım gibi de hayatın rüzgarında titreye titreye bitiyoruz.
Yeni aldığımız şarap kadehlerini çıkartıyoruz, iki kadeh 7 kişi. Diğerlerine bakıyorum, bizden başkası içmeyecek herhalde bu gece. Kadehlerimizi doldurup karşı karşıya geçiyoruz, yineen sevilen kılıçlar çıkıyor kınından, saplanıyor diğerine, yine kanamaya devam ediyor kalplerimiz rüzgarın, gökteki tek yıldızın, denizin, ve ateşin şahitliği altında. Büyük bir yudum alıyorum kadehimden, diğerlerinin gereksiz muhabbetini susturuyorum.

-Sen yarın gideceksin değil mi?
-Evet
-Seninle aramdaki mesafenin ne kadar olacağını biliyor musun?
-Ortalama 1100 km falan olur herhalde.

Oturduğum yerden kalkıp yanına gidiyorum, elimi kalbinin üzerine koyup, “seninle benim aramdaki mesafe, kalplerimizin bir kez atması kadar” diyorum. Susuyor, kızarıyor… Arkadaşlarım tam konuşmaya yeltenecekken bir bakış geliyor, susuyor herkes… Kimi sigarasına devam ediyor, kimi kendi dünyasının eğlencesine dalıyor.
Kadehlerimiz boşalıyor, tekrar dolduruyoruz, bir sessizlik çöküyor üstümüze, savaş bitmiş, kılıçlar kaldırılmış artık ölüleri toplama zamanı. Ben kendi tarafımda olanları yakıp bitiriyorum, o kafasının içinde döndürüp durmaya devam ediyor…
Yeni bir kadeh yeni bir başlangıç kaldırıp “erken ölmeye diyorum” her zaman olduğu gibi, oda ” dünyaya kazık çakmaya” diyor. Gülüşüyoruz yine, mumlar son demini yaşarken gönderiyoruz herkesi yanımızdan. Bulutların arasından sıyrılmış bakan yıldızın altında, denizin şarkısında, şehrin gürültüsünde çırılçıplak kalmış ruhumuz sarılıyor birbirine…

Dinleyin, iyi gelecek şehirlerde, bedenlerin arasında kaybolmuş karakterlerinize.
Dinleyin ve hayal edin, kaybettiklerinizi, gerçekten istediklerinizi, yıkamadığınız duvarları ve her şeye rağmen yaşanılan güzel anları.


 


Masada yazan hiç bir yazı tarafıma ait değildir. Rize’deki iki ayaklı öküz ve danaların marifetidir hepsi.

” Düşten, Düşe Notlar Part 3″

Posted in Aşk... | No Comments »
January 18th, 2012

Sabah  8:36 alarm çalıyor, defalarca erteleye basmaktan sıkılıp kalkıyorum. Soğuk bir güne uyanmak, titreyerek uykusuz şekilde. Gece 4′e kadar içip sonra uyumanın bedeli ağır oluyor… Giyinip, en iyi parfümümü sıkıp cıkıyorum, yetişmem gereken bir final sınavı var. Otobüs durağında bekleyen bir arkadaş, sohbetle binip otobüse okula  doğru gidiyoruz. Hiç bir şey hatırlamadığım bir sınav, anlamsız boş ve bir o kadar da basit sorular. Bitirip çıkıyorum, hava soğuk kar yağıyor, rüyalarım üşüyor üzerlerini örtemiyorum.
Arkadaşlarla biraz gezip, yemek yiyip eve geliyorum. Uykum var, çok uykum var uyuyamıyorum. Dota2 koşuyor yardımıma, bir oyun, bir oyun daha, bir kadeh şarap, biraz sıcak müzik, bir kadeh daha. Projelerim arasında sıcak bir dokunuş var bedenime ve ruhuma. Belki eski bir gölgenin elleri, belki yeni bir hayalin son demleri. Siyah perdelerimi çekip, bir mum yakıyorum, bir kadeh daha çıkartıyorum koyuyorum masamın üzerine. Hoşuma giden aşk şarkıların bir demet atıyorum, creative mediasource “wind of change” çalıyor aynada kendime bakıyorum. Tişörtü değiş, koltuk altına deodorant sür. İki koku birbirine karışıyor bedenimde parfüm ve deodorant kokusu. Elimi yüzümü yıkıyorum, odama gelip mum ışığını izlemeye devam ediyorum.
Bir mesaj geliyor “kapıdayım, kapıyı aç aç dondum” gidiyorum, bi taraftan da dalga geçiyorum “sizin orada zili keşfetmediler” mi diye.  Parfümünün kokusu hoşuma gidiyor biraz daha yaklaşıyorum, odama geçiyoruz. Mum ışığı ve şarapları görünce gülümsüyor, hissediyorum. Kadehimden büyük bir yudum alıp yatağıma uzanıyorum, kenarına oturuyor yatağın, şarkılar devam ediyor, wonderwall çalıyor mırıldanıyorum kendi kendime. Yanıma uzansana diyorum, usulca uzanıyor, sarılıp kendime cekiyorum, bir kaç öpücükten sonra kadehten bir yudum daha aluyorum kadehim bitiyor. Mum ışığı o kadar güzel görünüyor ki, kendimi yakmak istiyorum alevinde. Mumdan ve ateşten daha güzel bir şey yanındaysa eğer, anlamsız geliyor ateşe atılma isteği. kadehini bitirmesini bekleyip tekrar sarılıyorum. Korkak, çekingen, düşünceli garip bir ruh halinde hissediyorum sonuna kadar. Bedeni ısınıyor, teninin kendine ait kokusu çıkıyor ortaya, dört koku iki beden sarılıyoruz birbirine, karışıyoruz olabildiğince, bana sıkıca sarılıp kafasını göğsüme yaslayıp soru soruyor, her zaman olduğu gibi verebileceğim en objektif cevabı veriyorum beğenmiyor, başka bir cevap daha geliyor benden yine beğenilmiyor ama sorunun başka bir cevabı yok. Kendi açımdan cevaplayıp anlamsız bir duruma düşmek istemiyorum, kendimi öveceğim yerler arasında yatak ve aşk yok…

Mumun alevi titriyor, bir tane daha yakmamı ister misin diyorum, sen bilirsin diyor. Evet ben biliyorum nedense bu aralar çok şeyi ben biliyorum. Yataktan kalkıp bir mum daha yakıyorum,mumun alevi bedenimi de canlandırıyor, bana oldukça tatlı gelen şarapla ıslanmış dudaklarına dokunmaya öpmeye devam ediyorum. Sıcak, çok sıcak oluyor yatak sıcağı hiç sevmem ben bilirmisiniz… Kalkıp perdeyi aralayıp pencereyi açıyorum, soğuk ve temiz hava içeri dolarken kar yağışı gözüme takılıyor. Gülümsüyorumi bak kar yağıyor diyorum. Bugün kar yağacağını biliyordum ben diyor, nerden biliyordun diye soruyorum, zaten sorularım da hiç bitmez ki benim, araştırmıştım diyor. Gülümseyip tekrar sarılıyorum.  Gitme zamanı geldi diyor, yanımdan toparlanıp kalkıyor, garip bir duygu birlikte uyuyamamak özellikle de seviştiğiniz kişiyle hele de uyumak istiyorsanız sevişme sonrasında… Giyiniyor, onu izliyorum bedenimde 4 kokunun izleri, ruhumda bitmeyen soru sorma isteği. Tek bir soru, garip anlamsız gelebilecek tek bir soru sormak istiyorum. Bazen isteklerimi durdurmam gerekiyor işte bu da o anlardan birine denk geliyor, susuyorum. Kapıya doğru yürüyoruz birlikte kapıyı açıp yanımdan geçmesini izliyorum, ardından bakıyorum o botlarını giyerken. Elinden tutup gitme demek geliyor içimden ama o kadar güçlü bir mantık olgum var ki diyemiyorum gidiyor.
İçeri girip kapıyı kapatıp şarap şişesini bitiriyorum, sonra yatağa giriyorum tüm telefonları sessize alıp Dört koku bedenime sinmiş, kaybolmuş hayallerime geri dönüyorum…

” Düşten, Düşe Notlar Part 2″

Posted in Aşk... | 5 Comments »
January 12th, 2012

İnsan denilen canlının asosyal değilse eğer, çok arkadaşı ve az dostu olur. Zaten normalide budur zaten. Şimdi ben size hangi insan dost değildir onu yazacağım…

15 sene sizin evinizde kalıp, bir hafta başka yerde kalınca sizi unutan insan dost değildir.
4-5 gün önce aynı masada yemek yerken, bir keyfsizlik halinde, size üst üste ne olduğunu sorup, “ben sormazsam, derdini paylaşmazsam nerde kalır kardeşliğimiz dostluğumuz” deyip, tam aksini yapan dost değildir.
Giydiği pantolon, bokser, çorap hala üstündeyken, başkasına ” ben onların duasıyla mı doğdum ki, bedduasıyla öleyim” diyen dost değildir.
İşsizken, parasızken yalaklanıp, biraz parayı görünce çıkarının olacağı kişilere yanaşıp diğer insanları unutan dost değildir.
En zor anlarınızdan birinde, ona dert anlatırken ” bana telefonu versene, çok sıkılıyorum internete bağlanırım” diyen tepki görünce “kırıldım” diye zırlayan dost değildir.
Başka bir ortak arkadaş ona, kimseyi aramıyormuşsun sesin soluğun çıkmıyor deyince. ” Aranacak adam yok” diyen dost değildir, adam hiç değildir.
Askerden gelince, sırf yüzü gülsün diye, borcun harcın içinde, eğlenmeye gezmeye götürülüp, dönüşte yine gönlü olmayıp surat yapan dost değildir.
Çıkarı olmayınca selam bile vermeyen, çıkarı varsa bir şekilde ulaşıp yalakalık yapan dost değildir.
Her konuda maliyet minimizasyonu, kar maksimizasyonu yapan dost değildir.
Kendisine kredi kartıyla alanın şeylerin parasını öderken, size surat yapıp triplenmeye çalışan dost değildir.
Her konuda kendini haklı görüp, özür dilemekten aciz insan dost değildir.

 

Dilerim ki böyle insanlar tanımadan, hiç alakanız olmadan, yaşlanıp ölürsünüz sevgili dostlarım. :)

Dost kelimesinin hakkını veren, bu güne kadar zor durumlarımda yanımda olan, ellerinden geleni yapan insanlara teşekkür ederim.
Çetin Karahan, Ali Tecimer, İsmail Yardımcı, Kerem Pulat, Özde Özdil, Cihan Necat Kavi, Alper Özışık, Burak Çelikparmak, Emrah Topçu, Suat Özdoğan.

December 3rd, 2011

Uzun süredir yazmaya üşeniyordum, bu gece yazmak için hem sebebim hem de vaktim var. Neden böyle bir konuyu seçtim diyorsanız, şu anda okuduğum okulda., gördüğüm en berbat, lise psikolojisinden kurtulamamış, derse katılma ve ders dinleme adabından yoksun insanlar arasında olmak zoruma gidiyor da o yüzden yazıyorum.
Üniversiteye yeni başlayan ya da okumakta olan arkadaşlarım lütfen böyle olmayın.

Ders anlatan hocamızın okuduğu okullar ve karakter yapısı.
1990 yılında Türkiyede isim yapmış bir üniversiteyi kazanıp, üniversite hayatına başlıyor, 1991-1992 de ingilterede bir üniversiteye geçiyor ve öğrenimi orda devam ettiriyor. 1996′da  yurdumuza geri dönüp, masterini yapıyor. Tekrar yurtdışına çıkıyor. 10 yıldan fazla yurt dışında eğitim veriyor ya da özel şirketlerle çalışıyor. Sonrasında Türkiyeye geri dönüp, liseden yeni çıkmış insanlara kendi uzmanlık alanında ders vermeye çalışıyor.
Karakter olarak oldukça iyi niyetli, öğrencileri dersten atmayan, kitap defter istemeyen öğrenciyi bunaltmayan, sakin bir yapıda olan insan.

Dersi dinlemeyen sürekli konuşan öğrenci profili ve karakter yapısı.
Ygs sisteminden 300-250 arası puan almış, dünya üzerinde karbondioksit salımından başka bir şey yapmayan, her şeyi ben bilirim, hoca bi bok bilmiyor triplerinde kıçı kırık bir şehrin, kıçı kırık üniversitesini kazanmakla bir şey olduğunu sanan, hala bir arkadaş ekolünden kurtulamayan bilim adamları tarafından, “insan” diye nitelendirilen canlı.

 

Bugün yaşanan olay ve patlama noktası;
Hocamız her zaman olduğu gibi derse girer, zaten haftanın son günü olduğu için oldukça bunalmıştır, tahtaya o gün anlatacağı konuyla ilgili şekli çizer, sınıfın susmasını bekler fakat sınıf susmaz, bir iki kez uyarı yapar olay aynı şekilde devam etmektedir, bir kişi hocayla tartışmaya girer, dersin gidişatından ve hocanın anlatma şeklinden dem vurur. başk a bir kişi bir şey anlamamaktan yakınır. Hoca en sonunda dayanamaz “size spastiklere eğitim veren öğretmenler lazım” der. Az bile der, bu kez sınıftaki süper zekalar siz bize spastik mi diyorsunuz diye konuşmaya başlarlar.
Hoca az bile demiştir, ders bir şekilde sonlanır ve ara verilir. Arada konuşulanlar ise komik olmaktan ziyade trajiktir, bir arkadaşım ekolleri devreye girer, bir arkadaşın arkadaşına hoca hakaret etmiş, yok dersi anlamıyorlarmışta hocayı değiştirmişler. (tabi canım)Yok hoca nasıl spastik dermişte hakkı değilmiş, annesi değilmiş babası değilmiş kimsenin nasıl hakaret edermiş, bunu diyen insanlara 3 gün önce başka bir hocamız(otoriter olan biri) “geri zekalımısın kızım susamıyor musun sen” diye sınıfın ortasında bağırdığında kimseden çıt çıkmamıştı, kendisi de dahil. Fakat hoca iyi niyetli olunca durum değişiyor herhalde.

 

Türkiye cumhuriyeti kanunlarından bi haber olan insanlar için söylüyorum ki, üniversitede görev yapan insanlar devlet memurlarıdır. Devlet memurlarını koruyan ve cezalandıran kanunlara tabidirler, öyle dilekçeyle ya da sikko şeylerle dava edilemezler ya da uzaklaştıralamazlar. Hiç bir hoca, kimseye susun demek zorunda değil, gelir dersini anlatır ve gider. Senin o tek hücreli beynin susmayı ve derse konsantre olmayı düşünmek zorunda. Her insanın nasılki karakteri davranış biçimi tavırları farklıysa her hocanında ders anlatış tarzı farklıdır, sen “a hocası şöyle anlatıyor sen de öyle anlat” dediğinde o adam robot değil ve programlanamaz o anlatım şekline bürünemez.

Üniversite Öğrencisinin Derse Hazırlanması ve Ders Dinleme Şekli.

*Ders için gerekli materyaller hazır edilmeli.(Kitap Defter vs vs…)
*Telefon mümkünse göz önünden çekilmeli mesaj türü şeylerle uğraşılmamalı.
*Derste sessiz durulup, kendi dinlemiyorsa bile başkasının ders dinleme hakkını elinden almaması.
*Hocanın sözünü kesmemesi, el kaldırabilecek kadar akla sahip olması.

Bu temel şeyleri yapamıyorsanız, yapacak kadar zekanız yoksa, algı mekanizmalarınız çalışmıyorsa, liseden sonra üniversite tercihi falan yapmayın gidin bi yerde işe girin çalışın. Ailenizin parasını da hiç etmeyin.

 

 

October 19th, 2011

Hayatınızda hiç berbat ötesi geçen zamanlar oldu mu? Hiç bir şeyin tat vermediği, yüzünüzün gülmediği,  heyecan mutluluk huzur gibi şeylerin sadece kelimelerden ibare olduğu. Demekki beni şu anda kısmen anlıyorsunuz…

İçimde tarifi imkansız bir kötü his var, bunaltıyor boğuyor beni. Nefes almanın münkün olmadığı bir yer bırakıyor, açık havada sanki bir hücre mahkumuymuşum gibi hissettiriyor. Öyle bir an geliyor ki, varlığımın tamamen silinmesini, hiç varolmamış olmayı diliyorum. Belki de böylesi daha iyidir diyorum. Bazı şeyleri hissediyorum, insanların gözlerine bakıp doğruyu gerçekten hissettiklerini söylemelerini istiyorum fakat olmuyor. İnsanlar rol yapmayı, hayatı tiyatral bir şey sanmayı daha iyi buluyorlar. Yeni yeni kişilerle tanışıyorum, hepsinde aynı acizliği ve aynı hayalleri görüyorum. Sıradanlık, öyle basit bir sıradanlık ki sanki aynı atölyede aynı ustanın elinden çıkmış gibiler. İçindeki öküze dur diyemeyen, zavallı egosuna teslim canlıları gördükçe daha da şiddetleniyor yokolma isteğim.

Dürüstlük ve iyi niyetle yaklaştığımız kişilerin ise bize yaklaşımları çok daha farklı oluyor. Sanıyorlar ki onlara, onların varlığına hayatlarımızda olmalarına muhtacız. Doğrusunu söylemek gerekirse, sahip oldugum kitapların tek bir sayfasını, çizdiğim bir tasarımın eskizini bile onlara tercih edebileceğimin farkında değiller. Kaotik olmanın en kötü yanı, iyiliğinizin ve kötülüğünüzün dozunu ayarlayamıyor  olmanızdır. Bu yüzden bazılarının egosunu tamin ederken, bazılarını hayattan küstürebiliyorsunuz.

Kendini zeka küpü, varlığın temeli, evrenin merkezi sananlar da var değil mi hayatımızda? Onların o tepeden bakışları, çekilmez tavırları bitmek tükenmek bilmeyen tripleri. Boşlukta varoluşları ve askıda kalmaları, iyi niyetinizi suistimal etmeleri, sabrınızı ve temiz duygularınızı değersiz görüp sizi aciz sanmaları. Yüzümden bir gülümseme oluşuyor bu insanlara karşı. Gözlerine derin derin bakıyorum kendini evrenin merkezinde sananlara karşı “hiç” diye nitelendiriyorum ben kendimi. Onların sahip oldukları ya da bahsettikleri şeyler umrumda olmuyor, çokta güzel oluyor.

Hangi inanç sistemine neye inanırsanız inanın, size iyilikle yaklaşan birilerine yaptığınız kötülükler, size katmerli şekilde geri döner. Dünyanın neden yuvarlak oldugunu sanıyorsunuz? Bir taraftan uzatınca, diğer taraftan götünüze giriyor ;) .

September 11th, 2011

Bir kibrit yaktın içimde, ıssızlığın ortasında büyüyen bir yangının başlangıcı gibiydi sanki. Büyüdüğü her yer aydınlanıyordu, karanlığımı yakarak büyüyordu. Daha derine indi daha fazlsını yaktı ateşin, daha da büyüdü ateşi ve ışığı git gide parçalandı içimde bir şeyler anlamadım. Öyle bir telaşla geçti ki zaman, nasıl ışık ve karanlık birleşti, nasıl tuttum elini anlamadım.

Kendinde beğenmediğin her şeyi beğeniyordum, istenmeyecek her şeyi istiyordum. Öyle sıcak ve parlak bir ışığın vardı ki eksik ya da kötü göremiyordum hiç bir şeyi sende. Gülümsüyordun, korkuyordun, utandığında daha da kızıla çalıyordu alevin. Yine de ışığının gölgesine geçip sırıtımı sana yaslamak ve kendimi yakmak mutlu ediyordu beni, utandığını bile bile. Çok mutlu olduğunda çiçekler açarsın ateşten , ben ise fırsattan istifade hepsini koklar, sen tamamen kızıla döner “yapma” diyemezdin. Ben çiçeklerin solana dek koklamaya devam ederdim. Bazı geceler ümitsizliğe düşerdin, küçülürdü alevin artık yine ne yaptıysam ben, usulca sen gelirdin yanıma, yenerek tüm korkularını “sarılır mısın” diye sorardın gülümseyip, sadece sarılmam derdim sana. Ne demek istediğimi anlar “Başka ne yapardın ki?” diye sorardın utanarak, görürsün şimdi deyip okşamaya başlardım seni. Her dokunuşumda sana yanardı ellerim biraz daha, yine de geri çekemezdi beni hiçbirşey tamamen yanarak bitse de varlığım sorun değildi. O an, karanlık varlığımın son bulmasına da değerdi.

Çok tatlı olurdu sitemlerin, parlayıp sönmelerin. Kızgın kızgın bakarken sen, hiç birşey olmamış gibi umursamadan gelip öperdim dudaklarını, konuşmana müsade etmeden gelirdi dokunuşlarım yine kızarır bir şey söyleyemezdin. Sabahları senden önce uyanıp seni saatlerce izlemek isterdim her zaman, fakat sana saatlerce bakmaya dayanamayacağımı bilir, o masum duruşunu bozardım öpücüklerle, bedenlerimizi bi kenara bırakıp sevişirdik, nasıl olduğunu anlayamadan, sen biraz duraklar gözlerime bakar başını atmayan kalbimin üstüne koyardın.

Mini kıskançlık krizlerine bile bayılırdım senin belli etmesemde,iki dakika cevapsız bıraksam sorularını paranoya yapardın. Sanki içimdeyken sen başka bir şey yapabilir mişim de sanki. Hiç seni düşünmediğimi sandığın zamanlarda aklımın hep sende olduğunu bilmezdin. Beyaz düşlerimin, ateşten perisi , yaksanda ruhumun tüm karanlığını yine de  benimle kal diyebilirim sana.

” Düşten, Düşe Notlar Part 1″

Posted in Aşk... | No Comments »
  • Pages

  • Meta

  • Flash required